Turşu Açılınca Neden Köpürür? Bir Kavanozun İçinde Saklanan Hikâyenin Peşinde
Değerli Capacim okurları, bugün Turşu açılınca neden köpürür başlığını ayrıntılı şekilde açıyoruz.
Bir kavanozun kapağını çevirdiğinizde duyduğunuz o küçük ses, yalnızca mutfaktan gelen sıradan bir ses değildir. Metalin ya da plastiğin gevşemesiyle birlikte ortaya çıkan kısa bir “tıslama”, ardından yüzeye yükselen kabarcıklar ve bazen kavanozun ağzına doğru hareketlenen köpük, gündelik hayatın içinde neredeyse fark etmeden geçtiğimiz bir dönüşümün işaretidir. Turşu açılınca neden köpürür sorusu, ilk bakışta mutfakla, tuzla, suyla ve fermantasyonla ilgili görünür. Oysa biraz daha dikkatli bakıldığında bu soru, edebiyatın en eski meselelerinden birine, yani değişim meselesine kadar uzanır.
Çünkü edebiyat da tıpkı fermantasyon gibi durağan görünen şeylerin içinde hareket bulur. Bir kelime, yazıldığı anda yalnızca bir kelimedir; fakat başka bir cümlenin içine girdiğinde anlam kazanır, okurun belleğine değdiğinde değişir, başka bir metni çağrıştırdığında çoğalır. Bir karakter, hikâyenin başında olduğu kişi olarak kalmaz. Yaşadıkları, hatırladıkları, sustukları ve söyledikleri onu dönüştürür. Turşu kavanozunda sebzeleri değiştiren mikroorganizmaların görünmez faaliyeti ile edebiyatta anlamı dönüştüren görünmez çağrışımlar arasında şaşırtıcı bir benzerlik vardır.
Köpüren turşu, bu bakımdan yalnızca bir mutfak görüntüsü değil, zamanın görünür hâle gelmesidir. Kavanoz kapalıyken gerçekleşen süreç, kapak açıldığında kendini belli eder. Edebî metinler de çoğu zaman böyledir: Bir hikâyenin içinde uzun süre sessizce biriken anlam, tek bir cümleyle, tek bir bakışla ya da tek bir nesnenin hatırlatılmasıyla açığa çıkar.
Turşu Açılınca Neden Köpürür?
Turşunun köpürmesinin temelinde çoğunlukla fermantasyon bulunur. Özellikle doğal fermantasyonla hazırlanan turşularda, sebzelerin üzerinde ve çevresinde bulunan bazı yararlı mikroorganizmalar, tuzlu ortamda faaliyet göstererek sebzelerdeki şekerleri parçalar. Bu süreçte başta laktik asit olmak üzere çeşitli maddeler ve bazı durumlarda karbondioksit gazı oluşur.
Kavanoz kapalıyken oluşan gaz sıvı içinde çözünmüş hâlde kalabilir veya kavanozun üst kısmında birikebilir. Kapak açıldığında basınç dengesi değişir. Sıvıdaki çözünmüş gazın bir bölümü dışarı çıkarken kabarcıklar oluşabilir. Fermantasyon aktifse bu hareketlilik köpürme şeklinde de görülebilir.
Burada önemli olan, köpüğün tek başına kesin bir “bozulma” göstergesi olmadığıdır. Fermantasyonun doğal sonucu olarak gaz ve kabarcık oluşması mümkündür. Ancak kötü veya çürük bir koku, küf, olağandışı renk değişimi, aşırı yumuşama ya da başka belirgin bozulma belirtileri varsa durum farklı değerlendirilmelidir.
Edebiyat açısından bakıldığında ise bu biyolojik süreç oldukça güçlü bir sembol hâline gelir. Çünkü turşunun köpürmesi, içeride bir şeylerin hâlâ devam ettiğini gösterir. Dışarıdan bakıldığında sessiz ve hareketsiz olan kavanozun içinde görünmez bir anlatı sürmektedir.
Köpük: Görünmeyenin Görünür Hâle Gelmesi
Edebiyatta görünür olan ile görünmeyen arasındaki gerilim son derece önemlidir. Bir karakterin söylediği ile düşündüğü aynı şey değildir. Bir romanın anlattığı olay ile okurun o olaydan çıkardığı anlam birbirine bütünüyle eşit değildir. Bir şiirde yazılan sözcük ile o sözcüğün okurun zihninde uyandırdığı görüntü arasında daima bir mesafe vardır.
Turşu kavanozundaki köpük bu mesafeyi hatırlatır.
Köpük, görünmeyen gazın görünür işaretidir. Gazı doğrudan göremeyiz; fakat kabarcıkları görürüz. Aynı şekilde edebî metinlerde de çoğu zaman doğrudan söylenmeyen şeyler, metnin küçük ayrıntılarında belirir. Bir karakterin kapıyı kapatış biçimi, bir annenin sofrada sustuğu an, yıllardır açılmayan bir çekmecenin adı veya çocuklukta unutulduğu sanılan bir kokunun yeniden ortaya çıkması, metnin görünmeyen duygusal basıncını açığa çıkarabilir.
Bu noktada örtük anlatım, ima ve eksilti gibi anlatı teknikleri önem kazanır. Yazar her şeyi açıklamaz. Okura boşluklar bırakır. Okur da bu boşlukları kendi deneyimleriyle doldurur.
Kavanoz Bir Metinse, Köpük Neyi Anlatır?
Kavanozu bir metin olarak düşündüğümüzde sebzeler karakterlere, salamura ortamı anlatının dünyasına, zaman olay örgüsüne ve köpük de bastırılmış anlamların dışavurumuna dönüşebilir.
Bu elbette birebir bir alegori değildir. Edebiyatın gücü zaten tek bir karşılığa indirgenememesinden gelir. Aynı nesne farklı okurlarda farklı anlamlar uyandırabilir. Bir turşu kavanozu bir okur için çocukluk mutfağıdır; başka biri için kış hazırlığı, bekleyiş veya aile geleneğidir. Bir başkası içinse zamanın insan üzerindeki etkisini çağrıştırabilir.
Metinlerarasılık tam da burada devreye girer. Bir nesne, başka metinlerin gölgesini beraberinde taşıyabilir. Turşu, yalnızca turşu değildir; kırsal yaşamın, ev içi emeğin, mevsim döngüsünün, saklama kültürünün, yokluk dönemlerinin veya aile hafızasının göstergesi hâline gelebilir.
Bir romanda sofraya getirilen turşu, olay örgüsünde küçük bir ayrıntı gibi durabilir. Fakat o turşunun tadını alan karakter, çocukluğundaki mutfağı hatırlıyorsa nesne artık yalnızca yiyecek değildir. Roland Barthes’ın metin ve okur ilişkisini düşündüren yaklaşımıyla söylersek, anlam yalnızca nesnenin üzerinde hazır biçimde durmaz; okuma eylemi sırasında yeniden üretilir.
Bir Ev, Bir Sofra ve Kolektif Hafıza
Türk edebiyatında sofra, mutfak ve ev eşyaları çoğu zaman gündelik ayrıntıların ötesinde işlevler üstlenir. Çünkü ev, bireyin yalnızca yaşadığı değil, hatırladığı bir mekândır. Kavanozlar, reçeller, kurutulmuş sebzeler, ekmek kokusu, tahta kaşıklar veya kış hazırlıkları, bireysel hafızayı toplumsal hafızaya bağlayabilir.
Bir turşu kavanozunun açılması bu nedenle bir hafıza kapısının açılması gibi okunabilir.
Kapağın açılmasıyla önce ses gelir. Ardından koku. Sonra görüntü. Belki tadına bakılır. Böylece duyular üzerinden bir anlatı kurulmaya başlanır.
Bu durum edebiyatın duyusal anlatım gücüyle doğrudan ilişkilidir. Duyusal betimleme, okuru yalnızca bilgi alan bir konumda bırakmaz; onu deneyimin içine çeker. “Turşu köpürdü” cümlesi ile “kapağı açınca ekşi, keskin koku mutfağa yayıldı; salamuranın yüzeyindeki küçük kabarcıklar birer birer patladı” cümlesi aynı olayı anlatmaz yalnızca; iki farklı okuma deneyimi yaratır.
Fermantasyon ve Dönüşüm Teması
Edebiyatın temel temalarından biri dönüşümdür. İnsan çocukluktan yetişkinliğe geçer. Âşık olan kişi değişir. Savaş gören karakterin dünyaya bakışı dönüşür. Evinden ayrılan insan, döndüğünde artık ayrıldığı kişi değildir. Bir şehir büyür, bir aile dağılır, bir dostluk bozulur, bir sır açığa çıkar.
Turşunun kendisi de bir dönüşüm hikâyesidir.
Taze sebze, tuzlu ve asidik bir ortamın etkisiyle zaman içerisinde farklı bir tat, koku, doku ve kimyasal yapı kazanır. Bu değişim, “bozulma” ile “dönüşüm” arasındaki ince çizgiyi düşündürür. Her değişim bozulma değildir. Her sabitlik de iyilik anlamına gelmez.
Edebiyatın karakterleri de böyledir.
Karakterin Fermente Olması: Zamanın İnsan Üzerindeki Etkisi
Bir roman karakterini ilk sayfada tanıdığımızda onun hakkında bildiklerimiz sınırlıdır. Hikâye ilerledikçe geçmişi, korkuları, arzuları ve çelişkileri açılır. Karakter, olayların içinde bekledikçe başka bir şeye dönüşür.
Bu nedenle karakter gelişimi, fermantasyon metaforuyla ilginç biçimde düşünülebilir.
Bir karakterin dönüşümü çoğu zaman bir anda gerçekleşmez. Uzun süre hiçbir şey olmuyor gibi görünür. Sonra küçük bir olay, yıllardır biriken duyguları harekete geçirir. Okur bir anda karakterin neden böyle davrandığını anlar.
Bu, geriye dönüş tekniğinde özellikle belirgindir. Yazar önce sonucu gösterir, nedeni daha sonra verir. Tıpkı kavanozun içinde gerçekleşen süreci görmeden, kapağı açtığımızda köpürmeyi fark etmemiz gibi.
Kapağın Açılması Bir Anlatı Kırılmasıdır
Kapağın açılması aynı zamanda anlatısal bir eşik olarak düşünülebilir. Öncesinde kapalı bir dünya vardır. Sonrasında dış dünya ile temas başlar.
Edebiyatta da kapılar, pencereler, sandıklar, mektuplar, aynalar ve kavanozlar sık sık sınır nesneleri olarak kullanılır. Bir içerisi ve bir dışarısı yaratırlar.
Kapalı kavanoz, bilinmeyeni temsil edebilir. Açılan kavanoz ise bilginin ortaya çıkmasını.
Bu açıdan merak unsuru, geciktirme ve açığa çıkarma gibi anlatı teknikleriyle güçlü bir ilişki kurulabilir. Okur daima “İçeride ne var?” diye sorar. İyi anlatı, bu soruyu hemen yanıtlamak yerine biraz daha bekletir.
Turşunun Ekşiliği ve Edebiyatın Acı Tatları
Tat, edebiyatta güçlü bir duyusal semboldür. Tatlılık mutlulukla, acılık kayıpla, ekşilik ise kimi zaman hayatın çelişkileriyle ilişkilendirilebilir. Fakat hiçbir sembolün anlamı değişmez değildir.
Ekşi bir turşu bazıları için çocukluk mutluluğudur. Başkası için zor geçen kışları hatırlatabilir.
Burada okurun öznel deneyimi devreye girer.
Wolfgang Iser’ın okurun metindeki boşlukları doldurmasına ilişkin düşünceleri, bu noktada anlamlı bir çerçeve sunar. Metin, okura bütün anlamları hazır biçimde teslim etmez. Okur kendi belleği, kültürü ve duygularıyla metne katılır.
Bu nedenle “turşu açılınca neden köpürür?” sorusunun yalnızca bilimsel bir cevabı yoktur; edebî bir karşılığı da vardır: Çünkü içeride zaman boyunca gerçekleşen bir süreç vardır ve bazı süreçler ancak kapak açıldığında görünür.
Gerçekçilikten Sembolik Anlatıya: Küçük Bir Ayrıntının Büyük Anlamı
Bir gerçekçi romancı turşu kavanozunu yalnızca mutfağın doğal bir parçası olarak kullanabilir. Bir sembolist yazar için aynı kavanoz bastırılmış arzuların göstergesine dönüşebilir. Postmodern bir anlatıda ise turşu kavanozu, metnin kendisi hakkında konuşan ironik bir nesneye dönüşebilir.
Örneğin bir hikâyede karakter sürekli olarak “her şey eskisi gibi” diyebilir. Fakat her bölümde kavanozların daha fazla köpürdüğünü görürüz. Böyle bir tekrarlı motif, karakterin inkâr ettiği değişimi okura gösterebilir.
Yazar bunu açıkça söylemek zorunda değildir.
“Ali değişmekten korkuyordu” demek yerine her yıl aynı kavanozu kurması, fakat her yıl kavanozların farklı davranması anlatısal açıdan çok daha güçlü olabilir.
Çünkü edebiyat bazen açıklamak yerine gösterir.
Postmodern Bir Kavanoz: Anlatının Kendi Kendini Sorgulaması
Postmodern anlatılar, gerçek ile kurmaca arasındaki sınırları özellikle görünür kılar. Böyle bir metinde anlatıcı turşudan söz ederken birdenbire “Bu turşunun gerçekten var olduğundan emin olabilir miyiz?” diye sorabilir.
Böylece nesne kendi gerçekliğini sorgulatır.
Üstkurmaca açısından bakıldığında turşu kavanozu, metnin kendisine benzeyebilir. Kavanoz nasıl farklı parçaları tek bir sıvı içerisinde bir arada tutuyorsa metin de farklı sesleri, zamanları ve karakterleri aynı anlatı içinde bir araya getirir.
Kavanozun içinde sebzeler birbirine değmeden durmaz; birbirlerinin tadını etkiler. Metinler de böyledir. Bir hikâyedeki şiirsel gönderme başka bir romanı çağırabilir. Bir karakterin adı mitolojik bir figürü hatırlatabilir. Bir evin tasviri başka bir edebî geleneğin yankısını taşıyabilir.
Bu, metinlerarasılığın canlı biçimlerinden biridir.
Köpük Bir İşaretse, Bozulma ile Dönüşümü Nasıl Ayırırız?
Edebiyatın önemli meselelerinden biri de yorum ile gerçek arasındaki sınırdır. Her köpüğü “iyi fermantasyon” olarak okumak ne kadar yanlışsa, her köpüğü “bozulma” olarak görmek de aynı ölçüde yanıltıcı olabilir.
Mutfak açısından aktif fermantasyonda kabarcık ve köpük oluşabilir. Fakat belirgin küf, rahatsız edici çürük kokusu, olağandışı renklenme veya başka bozulma belirtileri varsa turşunun tüketilmesi konusunda dikkatli olunmalıdır.
Edebiyat açısından ise bu ayrım daha da ilginçtir.
Bir karakterin huzursuzluğu onun bozulduğunu mu gösterir, yoksa değiştiğini mi? Bir ailenin dağılması bir trajedi midir, yoksa yeni bir hayatın başlangıcı mı? Eski değerlerin kaybolması kültürel bir çöküş müdür, yoksa dönüşümün kaçınılmaz sonucu mudur?
Cevap, çoğu zaman metnin tamamında gizlidir.
Kelimenin Fermantasyonu: Edebiyat Neden Zamanla Değişir?
Bir metin yayımlandığı gün ile yirmi yıl sonra okunduğu gün aynı değildir. Kelimeler aynı kalabilir ama okurun dünyası değişmiştir.
Bir cümle çocukken sıradan gelir, yıllar sonra insanın içine dokunabilir. Bir şiir ilk okumada anlaşılmaz, ikinci okumada başka bir kapı açar. Bir romanın karakteri gençlikte sevilen bir kahramanken yaş ilerledikçe bambaşka görünür.
Bu nedenle edebiyat da bir tür zihinsel fermantasyon geçirir.
Anlam sabit bir madde değil, hareket hâlindeki bir ilişkidir.
Okur metni zihninde yeniden kurar. Kendi anılarıyla metnin anılarını birbirine karıştırır. Bir sözcük başka bir sözcüğü çağırır. Bir karakter başka bir karakteri hatırlatır. Bir hikâye, yıllar önce yaşanmış bir olayı yeniden anlamlandırır.
İşte kelimelerin dönüştürücü gücü burada ortaya çıkar.
Kelimeler yalnızca dünyayı anlatmaz. Dünyayı algılama biçimimizi de değiştirir.
Turşu Kavanozundan Hayata Bakmak
Belki de bu yüzden turşu açılınca neden köpürür sorusu, mutfağın sınırlarını aşan bir soruya dönüşebilir.
Çünkü hepimizin içinde kapalı kavanozlar vardır.
Söylenmemiş cümleler, ertelenmiş vedalar, çocukluktan kalan görüntüler, unutulduğunu sandığımız kokular, yıllarca dokunmadığımız eşyalar ve kimseye anlatmadığımız hikâyeler… Zaman bunların hiçbirini tamamen yok etmez. Bazı duygular yalnızca biçim değiştirir.
Bir gün bir şarkı çalar.
Bir kitap açılır.
Bir cümle duyulur.
Bir yemek kokusu mutfağa yayılır.
Ve yıllardır sessiz duran bir şey köpürmeye başlar.
Edebiyatın en insani tarafı belki de budur. Bize tamamen yeni duygular vermekten çok, içimizde zaten var olan fakat adını koyamadığımız duygulara kelime verir.
Son Söz: Her Köpüğün Ardında Bir Hikâye Var mı?
Turşu kavanozunu açarken çıkan ses, aslında çok küçük bir olaydır. Fakat küçük olayların büyük anlamlara dönüşebilmesi edebiyatın temel mucizelerinden biridir. Fermantasyonun görünmez hareketi köpükte kendini belli ederken, insanın görünmeyen iç dünyası da bazen bir kelimede, bir nesnede, bir kokuda veya eski bir hikâyede görünür hâle gelir.
Belki de edebiyatı bu yüzden yalnızca anlatma sanatı olarak düşünmemek gerekir. Edebiyat, görünmeyeni görünür kılma, sessiz olanı konuşturma ve sıradan görünen şeylerin içindeki dönüşümü fark etme biçimidir.
Bir turşu kavanozu bu açıdan küçük bir evren gibidir. İçinde sebzeler, tuz, su, zaman ve görünmeyen canlılar vardır. Dışarıdan bakıldığında sessizdir. Fakat içeride sürekli bir hareket yaşanır. İnsan hayatı da çoğu zaman böyledir.
Peki sizin için turşu kokusu neyi çağrıştırıyor? Çocukluğunuzdaki bir mutfağı mı, kış hazırlıklarını mı, kalabalık aile sofralarını mı, yoksa geçmişte kalmış birini mi? Hiç sıradan bir yiyeceğin veya mutfak kokusunun sizi beklemediğiniz kadar güçlü bir anıya götürdüğü oldu mu?
Bir romanda karşınıza çıkan turşu kavanozu sizce yalnızca gerçekçi bir ayrıntı olarak mı kalırdı, yoksa sembol hâline gelebilir miydi? Köpüren bir kavanozu bir karakterin bastırılmış duygularıyla ilişkilendirseniz, o karakterin hikâyesi nasıl değişirdi?
Belki de en ilginç soru şudur: Hayatınızda kapağı açıldığında köpürmeye başlayan hangi hikâyeler var?
Çünkü bazen geçmiş gerçekten susmaz. Yalnızca kapağın açılacağı anı bekler.
Bilimsel açıklamayı biraz derinleştir